Pazar, Eylül 28, 2008 - Çocuklukların bayramı - bayram yazısı

- foto kızıma aittir- MÜBAREK RAMAZAN BAYRAMINIZI EN İÇTEN DİLEKLERİMLE KUTLAR HAYIRLARA VESİLELE OLMASINI TEMENNİ EDERİM VE BİR GÜZEL YAZIYI SİZLERLE PAYLAŞMAK İSTEDİM
İster ülkemizde olsun, ister dünyanın en varsıl ya da en yoksul bir başka köşesinde. Bayramlar herkesindir, ama önce çocukların. Bir bayram gününün getirdiği farklılığı, parıltılı coşkuyu, öncesindeki gizli heyecanları, sonrasındaki serbest bırakılan hüzünleri, su katılmamış bir masumiyet ile önce çocuklar fark eder, onlar yaşar.
Çocuklar bayramların, kapı kapı dolaşıp el öpen, şeker toplayan aksesuarları değildir. Onlar; tüm bir yaşamın tam bayramlık halidir, bayram günüdür. Yaşlarımız kemale ermek için yol almaya devam ettikçe, iki de bir başımızı geriye doğru çevirip sanki görecekmiş gibi “nerde o eski bayramlar” dememiz bundandır işte. Özlediğimiz o eski bayramlar değil, o bayram günlerini yaşayan kendi çocukluklarımızdır. Ve hiç kuşku duyulmasın ki bugünün çocukluk çağlarının cıvıltılı bahçelerinde oynanan oyunlar, aynı ağızların yarınlarda söyleyeceği “nerde o eski bayramlar” şarkısının hüzünlü nakaratlarına dönüşecektir,çok değil yirmi sene, otuz sene sonra. Göz açıp geçinceye kadar kısa bir süre sonra…
Bir bayram günü. Belki bir sonbahar serinliği ya da yaz sıcaklarının yeni kucaklanmaya başladığı bir bayram günü. Zorla koparılmış bayram harçlıklarını erken tüketmemek için kasabanın aynı zamanda şeker de satan tek oyuncakçısının önünden değil daha arka sokaklarından kırlara doğru koşan üç çocuk için bir bayram günü. Simsiyah saçları, kocaman ışıltılı gözleri ve ayaklarında yalın ayakkabıları ile…
İki adım sonra …. “açık arazide buldukları patlamamış top mermisi ile oynayan ilkokul öğrencisi üç çocuk feci şekilde parçalanarak can verdi”
Etrafa saçılan tüketemedikleri bayram harçlıkları parçalanmamıştı ama onlar “nerede o eski bayramlar” diyemeyecek kadar küçük parçalara ayrılıp yok olmuşlar değil yok edilmişlerdi.
Bir bayram günü. Özlenmiş bir yağmurun sonrasında yaşanan toprak kokulu ya da saçaklarından buz kristallerinin mızrak gibi sarktığı bir bayram günü. Gecenin konuklarına ekmek almak için yakındaki bakkala değil bilmediği bir başka gecenin karanlığına doğru örgülü sarı saçları, mavi gözleri ile yürüyen kız çocuğu için bir bayram günü. Ardından gelen kirli suratlı iğrenç kokulu o sese bakıncaya kadar…
Ertesi gün … “Bakkala gitmek üzere çıktığı evine dönmeyen küçük kızın cesedi, hemen arka sokaktaki bir inşaatın içinde bulundu. Boğularak öldürülmeden önce tecavüze edildiği anlaşılan…”
Ve daha niceleri… Hayal dünyası kurgularının bile kabul edemeyeceği kadar “aşağılık” ama ne yazık ki gündelik ve sıradan hale dönüşen gazete haberleri. Bunları münferit olaylardan saymayı kabullenmeye başladığımız bu günlerde, birilerinin binlerce kilometre uzaklardan düğmeye basarak gönderdiği bombaların nereye ve kimlerin üstüne düşeceğinin de çok önemi kalmıyor. Çocukları o şekilde öldüremezsek bile bir şekilde ama nasılsa öldürmenin yolunu buluyoruz …
Öldürdüklerimizin çocuklar değil, kendi çocukluklarımız, bayramlarımız olduğunu aklımıza getirmeden…
Unutmayalım, bayramlar herkesindir. İster ülkemizde olsun, ister dünyanın en varsıl ya da en yoksul bir başka köşesinde. Bayramlar herkesindir, ama önce çocukların. Bayram olsun, kapımızda onların ürkek yada şakrak seslerini duyalım… Kapımız çalınsın, açalım …….
“Çalıyorum kapınızı, teyze, amca, bir imza ver. Çocuklar öldürülmesin, şeker de yiyebilsinler.” (-nazım hikmet-)
Sevgili dostlarım… Hepinizin bayramını şimdiden kutluyor, bu bayramı çocukl uklarınız gibi yaşamanızı ve daha da nicelerinde de hep beraber olabilmeyi diliyorum. (c.ç) | | | Cevat Çeştepe |
|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Çarşamba, Eylül 24, 2008 - Dilini kesemedim aşkın...

Unutmak "yazık" olur diye, Boşluğunda hiç tutunmadan düşüyorum gönüllü... Kendimi duymuyorum nicedir, Bu suskunluk senden sonra en sevdiğim... Sadece benim....
Gölgeler arasından izliyorum insanları, sadece suretlerden ibaret sanki herkes. Öylesine bir boşvermişlik sarmış aslımı. "Yüreğin sahipsizdi, emanet bende gözüm gibi bakıyorum ona" demiştin, Gözlerini aradım, yüreğimi bulmak için, Bulamadım... Yüzüme çarptığın kapılarda, sessizliğine karışmış. Dört kapı, bir çift göz, iki yürek..... Bir sensizlik, bin sessizlik... Hepsi bu....
Aç kapıları, bende sahipsiz izlerin kaldı....
En sancılı mavilerden geçtim, buz gibiydi dokunamadım Siyaha gülümsedim, beni sevsin diye Senin gibi... Avuçlarımda bir parça sen kalmış, Parmaklarıma küstüm bu "bir parça" için.. Masallarım, koşarken düşen bir çocuk gibi Epeydir yaralı dizleri, yüzünde masum bir çamur...
Öyle derin bakma aynaya, saklanamıyorum içime İçim dışım sen doluyor, yüreğimde çiçek açıyor, gözlerimde yaz yağmuru Ruhumla yüzleşemiyorum..
Kapat gözlerini, çözülüyorum.......
Gittin, herşey bitti... Birşeye ağladım ben: canıma... Nehirlerce kanadım, kör oldum, sağır oldum, Görmedim, duymadım belki ama dilini kesemedim aşkın Şimdi sessizliğin hangi harfindesin? Bilmediğim bu alfabede hangi heceden sormalıyım seni?
Ellerim siyah bir gece, Yüzümün coğrafyasında binbir deprem, Enkazda mı kaldı şefkatinin izi?
Söylesene, /E N S E V M E D İ Ğ İ N Y A L A N I N K A D A R B İ L E Ö Z L E M E D İ N M İ B E N İ/
ALINTIDIR- -
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Çarşamba, Eylül 24, 2008 - Çocukluğumda Bölündü Sözcüklerim İlkin, Sustum O Halde
 pervane böceği ip atlıyorken yanıtlarımın yanında kulaktan kulağa oynuyordu çocukluğum sarhoş naralarının ten yanığıyla insanlaşan tarafında
bezirganbaşına kapıyı açmadığı için küsmüştüm ve tüm kiremitleri yıkamadım diye setler çekmiştim kalın… kendi çocukluğumla arkadaşlarımınki arasına derin sancı… saklambacımın en kolay bulunanıyken hep yerden yükseklerin de ilk düşeniydim yere ve her ebe olmuşluğumda “kemik” deyip donuyorken hayata çocuk olduğum kadar büyüyeceğimi bilmiyordum daha
enjekte edileceğini de bilmiyor muşum zahir bu baldıranın yaşadığım her an ayak parmağımdan saç ucuma çorak gözlerle susuz kalırken yürek toprağım bir kez daha “bakma “diyorum “bana” “bakma” aşka kurak gözlerinde yok ediliyorum yaşama
hadi bir kez daha sök tırnaklarımı hayat dize getir etlerimi selam versinler sana parelenmiş yanlarıyla kör bir bıçakla doğra ki imlaya sadık olmayan şu ömrü kanamadan da acısın acısında kurşunlasın kendini
denizatına öykünen bir adam tanımadım ben hiç kimse kadını için bir yük saplamadı karnına ve insan turna kadar sadık değildi “eş “ oluşuna şimdi hangi soru işaretinin cevabı var ki konuşma çizgilerimi çoktan elimden almışken gereksiz susuşlarım artık istesem de, bütün vurgulu kelimelerin sonunda bir üç noktayla … susturuluyorum.
mayın koleksiyonu yapan bir ömrün sahibiyim ben de “sayarsan eksilir” dedi annem eksilmesin diye ruhuma yoldaş patlamalarım hiçbir sayıyla anlaşmıyorum sıfırı sırdaş ettim kendime bir tek -ki kendisi bir sayma sayısı da değildi- doğaldı kendince yolum oldu, yol arkadaşım oldu yanlışlarıma her gün yenisini ekleyip sayısını sustuğum yaşamda
dilime harfleri öğretenim sözcükleri esmer gülüşlerle diriltenim şimdi başlarken senle cümle kurmaya hatta bizzat cümle olmaya kor değdirdiler dilimin küçücük noktalarına
heyhat yine susuyorum şimdi kanıma batırarak kelimeleri bu kez içimde yaşlanan organlarıma da… sus değdirdim yaşıma kutlu olsun ne hoş kelime…
-ALINTIDIR-
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Cumartesi, Eylül 13, 2008 - Benim adım aşk

bir bakmissiniz hizli hizli çarptirmaya baslamisimdir kalbinizi. heyecan yüklerim benliginize, bir anda degistiririm renginizi. siyahtan maviye yol alir kalpler benimle.en acili yürege bile huzur verir benim adim. benim adim ask...
gece gündüz demeden damarlarinizda dolanirim.gururunuzu ve mantiginizi silerim bir anda... size ayni anda korkuyu ve cesareti verip, hayatinizi en tatli oyuna dahil ederim. ben ruhunuza günes gibi dogdugum gibi, bazen geceleri getiririm.benim adim ask... ben bir karmasayim.size siirler, mektuplar ve güzel sözleri yazdirtan duyguyumdur ben. bir gülde degisir bazen adim ve sevgiliye yol açarim kalpten kalbine. ben size en aptal seyleri yaptiran seyim aslinda. ask benim adim, ask... bazen ruhunuzu sikistirip, sizi kendinizle basbasa birakirim ve benim sayemde birlesir sevdiginizle elleriniz. ben öyle bir seyim ki sizi hem hayata baglarim, hem hayattan soyutlarim. ben yaralarim ve yaralarinizi saranim. benim adim asktir...
ben çözümü en zor vakayim.ask benim adim, ask... anlamim ve yasatacaklarim sinirsizdir aslinda ama ne gerek var hepsini simdi anlatmaya. benim adim ask... beni yasadikça taniyin. bir gün elbet sizin yüreginize de ugrarim. benim adim ask... ben bambaskayim.
Alıntıdır....
|
|
Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Salı, Eylül 9, 2008 - Sevdanın Anlamı

Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz, sağlıklı görünüyordu.
"Sapasağlam adam gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir diye düşündü" Zaten canı çok sıkkındı.
Alaycı bir ses tonuyla:
- Ekmek parasımı istiyorsun? diye sordu.
- Hayır çikolata parası lazım.
Bülent' in kızgınlığı şaşkınlığa dönüştü.
" Espri yeteneği olan dilencinin halide başka oluyor diye düşündü"
- Niye ekmek bulamayınca siz pastamı yiyorsunuz?
- Hayır. Ekmek parası bulamadığımız günler bulgur pilavı yeriz, onuda bulamazsak aç yatarız.
Bülent adamın ciddimi konuştuğunu yoksa dalgamı geçtiğini anlayamamış;
- Bu gün karnınız doyduda üstüne tatlımı istedi canınız?
- Fakirin canımı olurki tatlı istesin beyim...
- Bu bir kamera şakasımı, yoksa sen iş bulamamış bir stendapçımısın?
- Hiç biri değil. Sadece fakirim
Bu gün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum.
- Doğumgününde yaşpasta alınır bildiğim kadarıyla.
- O bizim için değil, zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğumgününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.
Adamın söyledikleri Bülent' in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasınada binmemiş, sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmekte onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü. Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbirşey onu rahatlatmıyordu. Dilenciyle konuşunca biraz kafası dağılmıştı...
" Acaba söyledikleri gerçekmi yoksa uyduruyormu " diye düşündü.
- Cebinde bir çikolata alacak para yokmu şimdi?
Bülent' in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından başka birşey çıkmadı.
- Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım. Fakat bugün bütüngün iş aradım, aksilik bu ya bir iş bulamadım.
Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.
- Oturun biraz dertleşelim bari dedi.
Adam çekingen oturdu yanına.
- Yokmu eşin dostun, borç alacak arkadaşın?
- Fakirin akrabasıda fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.
- Dilenecek kadar çokmu seviyorsun karını ?
- Hemde çok, 30 yılımı aydınlattı o benim.
- Hmm aşk, hemde otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu !.. Aşkın ömrü üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.
- Evet geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi arttırdı.
- Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuşsun.
- Ben ilkokulu bile bitiremedim, öyle formül mormül falan bilmem.
- Formül dediysem kimya formülü sormuyorum. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarpıp çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz var ama mutlu değiliz. Senin hiçbirşeyin yok ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden ?
- Hiçbirşeyim yokmu? Hayır aksine benim herşeyim var. Benim karım herşeyim. Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve önemli ne olabilirki dünyada?
Sizin ev, araba, iş diye herşey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbirşey olan.
- Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım herşeyden şikayet ediyor. Birde fakir olsam kimbilir ne olur?
- Altın tasın kan kusana faydası yoktur beyim, sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, hergün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın kocasının herşeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.
- Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu ?
- Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.
- Bir kadına değerli olduğu nasıl hissettirilir ?
- Küçük kızı severek...
- Küçük kızımı? Hangi küçük kızı ?
- Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutlu edersen, o kadını o kadar mutlu edersin.
- Nasıl yani ?
- Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar. Kendilerine prenses gibi davranılmasını beklerler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini duymak isterler. İltifata dayanamaz küçük kızlar. Öyle değilmi ?
- Haklısın. Benim 4 yaşında bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır " babacığım beni ne kadar seviyorsun " diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda " baba güzel olmuşmuyum? " diye sorar durur. - Güzelsin dememde yetmez ona, " harikasın, prenses gibi olmuşsun " demeliyim. Dünyanın en güzel kızısın demeliyim.
- İşte... kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben 50 yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşasak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim.
Ona " bebeğim " diye hitap ediyorum, çok hoşuna gidiyor. Bebeğim bana bir çay yaparmısın? dediğimde çay yapmak için nasıl koşuşturduğunu görmelisiniz.
- Hiç kavga etmezmisiniz siz ?
- Kavga evliliğin tadı, tuzu. Arada bizde tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım keçi gibi inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.
- Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.
- Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi ya da en yaşlı kadının bile içinde o küçük kız mutlaka vardır. Yeterki sen o tatlı küçük kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar, hemde çabuk kırılırlar. Çok narindir onlar. Yumuşak dokunuşları severler.
- Bu tavsiyeni dinleyeceğim. Fakat her zaman yapabilirmiyim bilemiyorum. Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.
- Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen onu mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek asla mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşınıda mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin...
- Haklısın da bende ailem için çalışıp yoruluyorum.
- Yine para, yine dış sebepler... Evet para gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluk verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabii.. Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur. Benim hiç bir zaman çok param olmadı, günlük kazandım, günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu.
Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpeler takamadım ama her zaman aşk sözcükleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevip süsledim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler alamadım ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu.
Adam ayağa kalktı...
- Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım beni merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız evde ağlayıp duruyordur...
Bülent' te ayağa kalktı. Kuvvetlice yaşlı adamın elini sıktı...
- Sizi tanıdığıma çok memnun oldum...
Elini bıraktı, koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.
- Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım...
Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaşpasta götürmenin mutluluğuyla bin teşekkür ederek evinin yolunu tuttu..
Bülent pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı. Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasına oturmuş su içiyordu.
Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı; sonra eşinin önüne koydu.
- "Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri" dedi.
İnci hiç konuşmadı.
- Sorsana " niye " diye...
İnci çok kızgın: - " niye " diye sordu
- " Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadınının midesine gidecek " dedi.
İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi değişti
- Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.
- Hayret bişey!.. Sen her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu hep beklediğim istediğim birşeydi. "bak senin sevdiğin meyveleri aldım " demen..
Ama Bülent şimdi kıymeti yok sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın.
- Özür dilerim seni kırdığım için.
Sonra Bülent yere diz çöktü.
- Cezam neyse çekmeye razıyım. Ama birtek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.
Bülent yere çömelmiş çok komik görünüyordu.İnci kıkır kıkır gülmeye başladı.
- Affetmek o kadar kolay değil. " Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin " dedi.
Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içindeki küçük kızı gördü. Bundan sonra herşey daha farklı olacak diye düşündü...
Alıntıdır.... http://annekedi.blogcu.com
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
|